YAŞLANMANIN YAŞI YOKTUR


"Eğer geçmişi gelecekten çok seviyorsanız, yaşlanıyorsunuz demektir." John Knittel.

Gitmek isteyip de gidemeyen insan hüznü var içimde. Ve kaldığı yerde duramayan insan öfkesi ve kaç yaşıma gelirsem geleyim içimde sürekli bir geç kalmışlık hissi...

Kendimi bazı zamanlar çok yaşlı hissediyorum. Fiziksel hareket özgürlüğü değil kastım. Sebeplere ihtiyacım yok sıralamak için bahaneleri. Belki biraz yorgunluk, belki biraz da kendine acıma hissi.

Ergenlik dönemlerinde balonlar ve çiçek eşliğinde gelen doğum günü halet-i ruhiyesi, bir zaman sonra endişe ve hüzünle yer değiştirir. Bu sanırım geçmişi her gelecek günden daha çok özlemektendir. Eğer en güzel günlerinizi arkanızda bıraktıysanız ya da buna inanıyorsanız önünüzü görmek zorlaşır. Çünkü insan başını hep mutlu olduğu zamana çevirir. Bu da hayatın bize yaptığı en kibar ibneliktir.

İnsanın büyümüşlüğünü doğum takvim yaprağına atılan çentikler belirlerken, yaşlanmak bundan tamamen bağımsız ilerler. Ay, yıl, gün, mevsim değişkenliği dinlemez. Yaşlanmak, bir anda olabileceği gibi insanın geçmişinden getirdiği birikmişliklerle de gelebilir.

Birikmişlikler...mişlikler....likler... okundukça beyinde yankılanan bir kelime.

Evet, yaşlanmak bazen bir anda gerçekleşebilir. Bir bakmışsın geceden sabaha, bir uyanmışsın saçlarındaki beyazlar akşamdan kalma. En büyük belirtisi, hayata karşı yorgunluk ve bıkkınlık hissi. Ve yarattığı derin sükûnet. Hiçbir şeye güç yetirilemeyeceği inancı. Ve, sussan olmuyor konuşsan başa bela arasında gidip gelen kararsızlık hali. Bazen, yedirilemeyen haksızlık, biraz da günden güne eriten özlemin yarattığı dengesizlik belki. Yaşlanmak, hayatla ölüm arasındaki değil, insan ve yaşadıklarının ona yaşattıkları arasında belkilerle kesinleşen bir ruh hali.

25 yaşında genç bir delikanlı 10 yaş halini özleyebilir.

Belki, özlediği çocukluğu değil hissettikleridir.

Belki, babası o yaşlarında hala hayattadır.

Ve belki, o yaşında ilk bisiklete binme deneyimini babasıyla yaşamıştır.

Kesin, O gün giydiği kıyafet hala aklındadır.

Kesin, akşam ezanı ile eve girmemek için babasıyla kavga edişi de.

Ve Kesin, babasını gördüğü o son gün de.

Ölümü kabullenememe hali, telefonun bir daha asla açılmayacağını bile bile aratır. ‘’Belki sesini duyarım’’ dediği her denemede kişinin acısı bir yaş daha almıştır. Aslında o, çok sevdiği birini sonsuzluğa bir türlü uğurlayamamıştır. Yaşlanma anı, bir daha asla ‘’O’’ olmayacak fikrinin kabullenme anı ile başlamıştır.

30 yaşında bir kadın çocukluk aşkını özleyebilir.

Belki, o yaşlardan sonra tanıdığı adamların o kadar masum olmadığını fark etmiştir.

Belki, beklemediği kişilerden beklemediği çoğu kötü tecrübeler edinmiştir.

Ve belki, bu tecrübeler yıllarına yetmiştir.

Kesin, bir daha kimseyi sevemeyecektir.

Kesin, sevse bile güvenemeyecektir.

Kesin ''O bile bunu yaptıysa kimler neler neler yapmaz'' diyecektir.

Ve kesin, bundan sonra tek güvendiği en sevdiği değildir.

İşte yaşlanmak; olmazsa olmaz insanlar ve olmaz olsunlar arasında yaşadığın tecrübelerin sendeki birikimidir.

Yaşlanmak; aradığınız kişiye bir daha asla ulaşamamaktır. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz lafına kanıp defalarca aramaktır.

Yaşlanmak; değişmez dediğin her şeyin değişikliğine şahit olmaktır.

Yaşlanmak; en sevdiğin arkadaştan kalan bıçağı sırtından 
atmaya kıyamamak onunla yaşamaya çalışmaktır.

Yaşlanmak; büyüdükçe süper kahraman olunmayacağını anlamaktır. Büyümekte gözüm yok çocukluğumda kalayım yeter demektir.

Yaşlanmak; Ben her şeyi biliyorum, herkesi tanıyorumdan, ben hiçbir şey bilmiyorum, insanları da kestiremiyoruma evrimleşmektir.

Yaşlanmak; "Hayatta yapmam" dediğin her şeyde başrole oynamaktır.

Yaşlandıkça anlarsın ki yaşadığın her acı seni daha güçlü yapmaz, bağışıklık da kazandırmaz. Ne yapar biliyor musun? Tükürüp atar...

Şunu kabul etmek lazım; hayat pazarlık kabul etmiyor, genç kalmak için hayatla iyi geçinmenin bir yolunu bulmak gerek. Arada yaraları gözden geçirmek güzeldir. Görmek için bakmayı öğretir. Ve yenemediğiniz hayatı bileğinden öpmeyi ve değiştirilmesi mümkün olmayan şeyler karsısında saygıyla eğilmeyi ve gülü sevmeye dikeninden başlamayı…

Hayattaki en büyük zenginlik, her şeye rağmen vicdanın verdiği huzurla, başın yastığa değmesidir. Haksızlığa uğratmaktansa, haksızlığa uğramayı tercih etmek çok büyük bir erdemdir ve bunu ancak acısının nasıl olduğunu tecrübe eden bilir.

Önceden isyan edip sonradan kabullendiğimiz her şey için ettiğimiz teşekkür, hayatın bize olan borcudur ve bunun karşısında dememiz gereken belki de tek şey hayatın alacağı olsun dur.

Hayatın bize sundukları arasında fazla seçeneğimiz yok. Önce kayıplara alışır sonra da kayıplara karışırız. Bence en şanslı olanlarımız can acıtsa da her şeye rağmen o anın, zamanın, günün, ayın, yılın tekrarını yaşamayı dileyenlerdir. Çünkü her şeye rağmen acıyı kabul etmek gerçekten yaşadığını gösterir.

Anladım ki çok yaşamak değil yaşlanmadan ölmek güzel.


KADER

ÖZGÜR İRADE

İLAHİ ADALET

Kader’in farklı açılardan farklı tanımları vardır. Vikipedi açısından bakarsan en genel geçer ve herkes tarafından da kabul görmüş şu tanım yer alır; bütün olayların önceden ve değişmeyecek biçimde düzenlendiğine inanılan ezeli takdir.

Günümüzde insanların çoğu kaderi daha çok önceden hakkımızda verilmiş olan hükmün yerine getirilmesi olarak algılar. İşte hatayı en çok da burada yapar. Neden mi? Çünkü kimse iplerinden tutularak oynatılan bir kukla değildir bu dünyada. Yaratılışımız da buna müsait değildir. Olaya din açısından bakarsan zaten insan davranışlarına yön veren bir tanrı kavramı da oldukça mantık dışıdır. Şöyle düşünün; Allah kişinin bütün yapacaklarını kaderinde yazdığı için biz bunları  yaşıyorsak ve bunu da asla değiştiremeyeceksek din neden var? Kur’an neden indi? Neden yasaklar var ve bizi ‘’Yapmayın, yaklaşmayın’’ diye neden uyarır ayetler?

“Allah’a şirk koşmayın.” (Bakara Sûresi:22)

“Bile bile hakkı batıl ile karıştırmayın. Hakkı gizlemeyin.” (Bakara Sûresi:42/59)

“Allah size ölüyü, leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” (Bakara Sûresi:173)

'' Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa erersiniz.” (Al-i İmran Sûresi:130)
 
Allah, insanları hür iradesi ile yaratmıştır ve biz hayatımıza kendi özgür irademizle verdiğimiz kararlarla yön veririz. Bu kararlarımızın sonucunda da yaşadığımız / yaşayacağımız her şey, kendi doğrularımızın ya da doğru sandıklarımızın karşılığıdır. Kader dediğimiz şey; hakkımızda önceden verilmiş olan hükümlerin olduğu ve bizim bu dünyada bu hükümler neticesinde hareket ettiğimiz bir şey değildir. Bizler, hakkımızda önceden verilmiş hükümlere göre alnımıza ne yazıldıysa onu yaşamıyoruz. Bizler, bu kararları aldığımız / alacağımız için ve bu şekilde bir hayat yaşamayı kendi irademizle seçtiğimiz için kaderimizde bu yazıyor.

İsra suresi 13-14  “Ve Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim Kıyamet Günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacak (ve diyeceğiz ki):”Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin!”

Konuya ilişkin daha önce  bir yazı okumuştum sözlük sitelerinden birinde. Yazıda bir ilahiyat profesörünün sorduğu şu soruya yer vermişlerdi. Bana göre kader kavramını en iyi anlatan şu soru, bütün tanımların en akla yatkın açıklamasını da içeriyordu. ‘’Güneş coğrafya kitaplarında yazdığı için mi doğudan doğar? yoksa doğudan doğduğu için mi kitaplar bunu yazar?’’

Kişinin kaderini tayin ettiği şey, sahip olduğu özgür iradesi ile bu dünyadaki seçimleridir. İşin tercih sahibi kul, yaratanı ise Allah’tır. Ve Allah’ın imtihan dünyası dediğimiz bu dünyada karışmak istemediği tek nokta da işte budur. Yaratılış ve dünyaya özgür irademizle geliş amacımız bellidir. Bundan sonrası bize kalmıştır.

Şems-8: ‘’ Hayrı ve şerri ve bu ikisinin hallerini öğretip bunlardan birini yapabilmesi için, insana seçme hakkı(irade) verene yemin olsun ki''

Zariyat – 56; “Ben cinleri ve insanları ancak beni tanısınlar ve bana kulluk yapsınlar diye yarattım''

İnanlar için bu dünya gelip geçicidir çünkü burası imtihan dünyasıdır. Asıl olan ahiret hayatıdır. Yani iyiler için cennet, kötüler için ise yaşasın cehennemdir. 

İyi de sonumuz baştan belliyse bu dünyaya neden geliyoruz? Zaten her şey baştan belli değil mi? Direk cennete ya da cehenneme neden gitmiyoruz? Dünyada yaşadığımız bu tantanaya ne gerek var?
 
Kader görüldüğü gibi sorulardan soru doğuran bir konudur. Allah’ın adaletine inanlar için bu soruların cevabı tektir ve basittir. İmtihan.

Allah, bizleri bu dünyaya gelmeden cennet veya cehenneme elbette koyabilirdi ama yapmadı. Çünkü yapmış olsaydı bizim inandığımız ve bütün dinlerin temel dayanağı olan o ‘’adalet’’ kavramı hükmünü yitirmiş olacaktı. Yaratıldığı anda cehenneme atılan birinin ‘’iyi de ben bunu hak etmedim ki. Ben neden cennete gitmiyorum? Ayrıca ben bu günahları işlemedim’’ deme hakkı olurdu ve şüphesiz bu isyanında haklı da kabul edilirdi. İşte doğar doğmaz cehenneme koyulan birinin bu serzenişinde dünyaya geliş nedenimiz yatıyor.

Bizler dünyaya yaptıklarımızı bu yaratılmış halimizle görmek için geliyoruz. Ahirette yaptıklarımızı kabul etmek ve dünya gözüyle de yaşayıp görmek için geliyoruz. Yani aslında bu dünyaya geliş amacımızın altında bile Allah’ın adaleti var.

İçinizde hala ''Eğer kaderimde hırsızlık yapacağım yazıldıysa ve ben hırsızlık yaptıysam bunun suçlusu kim? Allah mı? Ya da cinayet işleyeceğim yazıldıysa? Yaptıran kim, Allah mı? O zaman benim özgür iradem nerede?'' diye soranlar mutlaka vardır.

Konuya ilişkin Zakir Naik'in verdiği şu örneklemeyi paylaşayım;

Bir öğretmen sınıftaki öğrencilere, bütün bir yıl boyunca ders verdikten sonra yıl sonu sınavından önce, hangi öğrencinin sınavı geçeceğini önceden ön görür. Yani hangi öğrenci birinci olacak, hangi öğrenci sınavdan kalacak bilir. Peki öğretmen bunu nasıl öngörür? Öğretmen bilir çünkü birinci olacağını ön gördüğü öğrenci derslerine çalışır ve tüm sene boyunca verilen tüm ödevlerini yapar. Diğer öğrenci ise derslere katılmaz ve çalışmaz. Sınav gerçekleştiğinde ve sonuçlar belli olduğunda ise çalışkan öğrenci birinci olur ve diğer öğrenci de başarısız olur. Şimdi sınavdan kalan öğrenci, sınavdan kalması sebebiyle öğretmeni suçlayabilir mi? Sen benim sınavdan kalacağımı ön gördüğün için sınavdan kaldım diyebilir mi? Kim suçlanmalıdır? Öğretmen mi yoksa öğrenci mi?

Peki bütün öğrenciler sınavı geçsin diyerek öğretmen sınav esnasında öğrencisine doğru cevabı söyleyebilir mi? Evet tabi ki de söyler, böyle bir yetkisi vardır ama bunu yapmaz. Çünkü, matematik sınavında 2+2 kaç eder diye sorsa ve öğretmenin onca yol göstermelerine ve dersi anlatmasına rağmen öğrenci 2+2=5 yazsa öğretmenin bunu düzeltmesi adaletsizlik olur. Kime olur bu adaletsizlik? Sana olur, bana olur, gecesini gündüzüne katıp dersini çalışana olur, sınav sonrası sınıfta kalmaktan korktuğu için, derslerine dört elle sarılana olur.

İşte bu dünya da ahiret için böyle bir sınavdır.


Mülk suresi 2: O, hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O Aziz'dir (üstün ve güçlü olandır), Gafur'dur (çok bağışlayandır)

Allah, bu sınav için kuralları söylemiş ve iyiyi de kötüyü de göstermiştir. Bu hayatta seçim bizimdir ve ahiret, herkesin hak ettiğine kavuşması ve yaptıklarıyla yüzleşmesi için gereklidir dedik. Peki hesap görme neden bu dünyada değil de ahiret hayatında olacak?

Fatır 45 : “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir.

Geçenlerde, insanların hak ettiğini yaşaması ile ilgili bir konuda itirazı olan birinden şöyle bir tepki aldım. Diyor ki; ‘Herkesin hak ettiğine örnek vereyim.  Adam gidiyor 1 yaşındaki bebeğe tecavüz ediyor. Soruyorum 1 yaşındaki bebeğin ne suçu vardı da bu tecavüzü hak etti. Bebek imtihan oluyor demeyin bana, çünkü daha yeni yürümeye başlayacak ve hatta konuşamıyor bile yetişkin gibi. Yani kötü bir şey yapıp da karşılığını alsa amenna ama daha kötülük yapacak yaşta değil ki karşılığını alsın veya imtihan olsun.’’

Allah, kendisinin bile reddedilmesine izin verir ve insan iradesi ile yapılan hiçbir tercihe müdahale etmez dedim ve bunu defalarca tekrar ettim. Allah ahirette hakların teslimini yaparken, senden alır, benden alır, üstüne bir de kendinden koyar ve kişiye hakkını kendi nasibince verir. En azından biz inananlar için durum böyledir.

Allah’ın olmadığını düşünenler için durum şudur; bebek öldüğüyle kalacak ve tecavüzcüsü de eğer şanslıysa (!) kaçıp kendini kurtaracaktır. Olan yaşam hakkı elinden alınmış bebeğe olacaktır. Çünkü onlara göre bu dünyada olan bu dünyada kalır.

Allah’ın varlığına inanan biri için ise durum şudur; bizim bir ömür boyu itaat ve ibadet ederek kazanmaya  çalıştığımız muhteşem ebedi hayat, ona belki çok daha yüksek derece ile hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan ve bir ömür boyu imtihana tabii tutulmadan sunulacaktır. Asıl mükafatı o almıştır çünkü bu dünyanın çirkinliklerini görüp tecrübe etmeden cennete gidecektir ve benim inancıma göre bu dünya, ahirete kıyasla hiç de önemli bir yer değildir. Ayrıca sınava tabii olan bebek değil, kendi hür iradesi ile seçimi tecavüzden yana olan o kişidir.

‘’Madem bebeği cennete alacak o zaman niye önce sapığa tecavüz ettiriyor? Tecavüz ettirmeden alsa ya cennete? 

Enam 59: " Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin"  Bir yaprağın bile düştüğünden haberi olan tanrı, o kişi bu işi yaptığından habersiz değildir. 
''Ben tanrı olsam herkesi cennete alırım’’ diye devam etti arkadaş.

Şimdi şöyle;


1-    Bebek cennete gitmek için bunları yaşamıyor, bunları yasadığı için cennete gidiyor. Bebeğin cennete gitmesi sebep değil sonuçtur.

2-  Bu durumda Allah bilen, kul yapandır. Bizler, Allah bildiği için bir şeyleri yapmıyoruz. Biz ne yapacaksak, Allah onu biliyor ancak imtihan dünyasında olduğumuz için irademize karışmıyor.

3-  Allah herkesi senin gibi cennete almıyor. Bu tıpkı şuna benziyor. ‘’ Okula gidiyoruz ama sınava ne gerek var?  Neden öğretmen bizi sınava sokuyor? Neden herkesi geçirmiyor?’’ 

Eğer Allah herkesi bu sınavdan geçirirse derim ki Allah haksızlık yapıyor. Allah herkesi cennete koyarsa ‘’Ben çok iyi biriydim, hırsızlık yapmazdım, dürüst biriydim. Bu adam ise hırsız beş para etmez biriydi. Ama birlikte cennetteyiz. Bu adamı neden cennete koydun’’ diye sitem ederdim. Eğer adaletten bahsediyorsak ve konu ilahi adalet ise şüphesiz bu sitemimde de haklı kabul edilirdim. Ben, cehennemin gerekliliğinin de adalet kaynaklı olduğuna inanıyorum. Yani kötülüğü cezalandırmanın iyilik temelli olduğuna inananlardanım. Sen, herkesi cennete koyarak insanlara eşit davranıp onlara iyilik yapacağına inanmış olabilirsin ama ‘’Adalet’’ kavramını atlamış olursun. Ve sen, herkesi cennetine koyarak, en büyük adaletsizliği bahsi geçen bebeğe, işte o zaman yaparsın.

Bu dünyada karşılaştığımız haksızlıklar elbette vardır ve olacaktır da. Nerede savaşlar, açlık, hastalıkla savaşan insanlar  görsek ''Allah kurtarsın'' deriz. Ya da ‘’Neden kurtarmıyor''deriz. Hatta ‘’Onların kaderinde de bu yazılıymış’’ der geçeriz. Bugün Obezite  ile savaşan bir dünyada hala Afrika’da açlıktan ölen insanlar varsa eğer burada tartışılması gereken Allah'ın değil, insanın varlığıdır. İnsanın yaptıkları ya da yapmadıklarıdır. Halbuki bizim Allah’tan beklediğimizi Allah bize emreder ‘’Yapın’’ der. Ama bu pek işimize gelmez.

Nahl Suresi / 90: Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.

Bakara Suresi / 195: Mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.

Ali İmran suresi / 92: Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.

Ali İmran suresi /104: İyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.

Bu dünyada inandığım bir şey varsa o da göz yumduğumuz, görmezden geldiğimiz, ‘’Ayy daha fazla bakamayacağım’’ diyerek hüzünlenip (!) kafamızı çevirdiğimiz her şeyden sorumlu olduğumuzdur.

Eğer burası bir imtihan dünyası ise ve kaderimizi de tercihlerimiz belirleyecek ise karşılaştığımız sarp yokuşların hepsine imtihan gözüyle bakmak gerekir.

Beled Suresi 12: “Fakat o sarp yokuşu (akabeyi) aşamadı. Bu sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin?. O, köle azat etmek veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir. Yakınlığı olan bir yetime veya hiçbir şeyi olmayan yoksula.”

Ve yine bu dünyada inandığım bir şey daha varsa, o da görmezden geldiklerimiz ya da cesaret ettiklerimizle bu sınavın ya kazananı ya da kaybedeni olduğumuzdur.

Olur ya umudumuzun kırıldığı, dünyadaki adaleti gördükçe zayıf düştüğümüz hatta inancımızı sorguladığımız zamanlar olmuştur ve olacaktır.

Bakara suresi 155 : Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! 

İşte ne zaman böyle zamanlardan geçsek, imtihanı kaybedeceğimizi hissetsek, dayanılamayacak nokta dedikleri o keskin viraja gelsek, bir ayetin sıcaklığı sarsın içimizi ve bize şah damarımızdan yakın olana sığınacak gücü bulalım.

Al-i İmran / 139 : “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz’’ 

Unutmayın; Allah rolleri dağıtan değil tanıtandır. İlim bilir, irade seçer, kudret yapar. Akıl, irade,fıtrat, vicdan, peygamber ve kitap, kişinin kendi kaderini yazarken kullanacağı ışıktır. İşte sınavdan geçer not alacak olanlar bu ışıktan gözleri kamaşanlardır.

Selamlar

BİR YAHUDİ GÖZÜNDEN HZ.MUHAMMED



 Lesley Hazleton'ın Hz.Muhammed'in hayatını anlattığı kitabına ilişkin söyleşi çevirisidir.

İşinize derinlemesine odaklandığınız zaman, onun başkalarına nasıl göründüğünü unutursunuz. Benim gibi agnostik Yahudi değilseniz tabi. Yani benim gibi derinlemesine odaklandığınız şey İslamsa ve Hz. Muhammed’in  biyogrofisini  yazmayı daha yeni bitirdiyseniz dinleyicileriniz biraz tedirgin olabilir. Bu fotoğraf geçen yaz Abudabi’deki büyük şeyh Said Cami’sinde çekildi. Ve evet, şu ortadaki benim.



Kendimi çarşaflı olarak hiç hayal etmemiştim daha önce. Ama giriş için gerekliydi ve kendime şunu hatırlattım ‘’Kadını meydana getiren şey giysiler değildir’’. Ve derin bir nefes aldım. Ve çarşaf giymenin o kadar da şoke edici olmadığını fark ettim. Hatta neredeyse zarif hissettirdi ve cami de çok güzel olduğu için fotoğrafı internette paylaştım. Tepkilerden bazıları birazcık kafa karıştırıcıydı. Özetle şöyle diyen Müslümanlar vardı. ‘’Yaşasın Müslüman olmuşsun’’ ve özetle şöyle diyen Yahudiler: ‘’ şuna bak, Müslüman olmuşsun!’’

Tüm bunlar, anlık bir görüntüden çıkarılabilecek çok abartılı sonuçlar gibi göründü bana. Yani bu fotoğraf kesinlikle yoruma açık ve sorulması gereken soru şu : ‘’Neden?’’

Bu yorumların altında yatan varsayımlar nelerdi? Mesela, şimdi şu başörtüsünü başıma örtersem, bu bir haysiyet göstergesi mi yoksa saygısızlık mı? Yoksa sempatik bir jest mi? Yoksa haddini aşmak mı? Ya da şu an ne söylersem bir anlamı yok mu? Şu an tek odaklanabildiğiniz şey İslami bir başörtüsü takışım olduğu için bu böyleyse, neden bu kadar dikkat dağıtıcı? Bunun nasıl algılandığının benim şahsımla neredeyse hiç alakası yok. Algılama farklılığı, sizin önyargılarınızın ve beklentilerinizin bir sonucu. Ve ardından bana atfettiğiniz amaçlar listesinin… ‘’amaçlar listesi’’ şaşırtıcı bir kelime ve art niyetler, düşünceler ima ediyor ki durum buysa benim düşüncelerime bakalım o zaman.

Nasıl oldu da Hz. Muhammed hakkında yazmaya karar verdiğim sorusuna gelirsek, benim ilk tepkim,   ‘’ Nasıl olur da yazmam?’’ 

Tüm zamanların en etkili kişilerinden birinden bahsediyoruz. Dünyasını köklü bir şekilde değiştiren ve bizim dünyalarımızı değiştirmeye hala devam eden bir adam. Nasıl olur da bir çoğumuz onun hakkında bu kadar az şey biliyor? Nasıl olur da onun hakkında bir şeyler yazma fikri gerginlik olarak algılanıyor?

Benim düşünce alanıma hoş geldiniz. Geniş ve istikrarsız, değişken alana… Politika ve dinin kesiştiği bir alan burası.
Güvensizlik ve açlığın yenilenmiş atmosferini düşünün. Örneğin, o yaz. Hz. Muhammed’i karikatürize eden küçük ve zararlı bir youtube filmi, onlarca ölüme sebep olan protestoların kıvılcımını yaktığı zamana…

Burada söz konusu olan pek çok farklı amaçlar vardı. Hiçbiri de iyi olmayan…

İlkin, bu filmi yapan dar kafalı bağnazların amaçları…

Sonra, Kahire’deki, Suudiler tarafından finanse edilen ve filmi hemen alıp bir şov kaynağı olarak kullanan TV kanalının amaçladığı… Belki filmi daha önce gören 30 kişi varken şimdi milyonların görmesine sebep olan ve bir zamanların meşhur haber dergisinin amaçladığı…

Alanındaki sönükleşen tanınmışlığını tekrar canlandırmak amacıyla tüm dünyadan Müslümanların sokaklarda isyan başlattığını ima eden haberleriyle ki sadece birkaç yüz tane aşırı uç kişi varken sokaklarda hatta çoğunlukla birkaç düzine bir resmi kırparak neler yapabildiğini görmek çok şaşırtıcı…

Ve Hizbullah’ın liderinin amaçladığı. Suriye rejiminin kendi vatandaşlarına başlattığı zalim savaşın destekçisi olduğu için suçlanan lider, bu filmi, kendini İslam’ın savunucusu olarak gösterip affettirmek adına fırsat gören...

Ve Pakistan’ın demiryolları bakanının amaçladığı. Kendi yolsuzluklarını gizlemek için birkaç yüz bin dolarlık ödül teklif etmesi…

Ve klasik Amerikalı İslam düşmanlarının amaçladığı New York ve DC metro istasyonlarına nezaketsiz ‘’ biz ve onlar’’ posterlerini asarak ve bu görüşlerin arkasından giden bir sürü insan...





Tüm bu yaşananlarda, Hz. Muhammed’in kendisi neredeydi? Kendisine ve dolayısı ile tüm Müslümanlara şunu söyleyen Kur’an’ı dinleyen insan neredeydi? ‘’ alaylara aldırış etme, onları görmezden gel, onları kendi halinde bırak, yüzünü çevir’’ diyen Kur’an’ı dinleyen… ya da İsa’nın ifadesiyle: ‘’ onlara diğer yanağını çevir’’ diyen.

Hz. Muhammed bir yandan, bilindiği gibi, aleyhinde olan kişilerin saldırılarıyla çarpıtılırken öte yandan bazen de kendini onun savunucusu ilan edenlerin en sesi çıkanları tarafından da eşit derecede çarpıtılıyor. Tüm bunlar onun gerçekte kim olduğunun bilinmesini gittikçe daha kaçınılmaz yapıyor. Ama, onun hakkında yazılmış olan milyonlarca belki de milyarlarca kelime onun açığa vurduğu kadar belirsizleşiyor da. Ben bunlar arasında güçlükle yol almaya çalıştıkça gitgide tüm bu birikmiş gerilim yığını tarafından O’nu beli bükülmüş gibi hissettim.

Benim istediğim bu insan, gerçek bir hissedişti. Yaşadığı hayatın tüm karmaşıklığını ve canlılığını istedim. Kısaca Hz. Muhammed’i bir bütün olarak görmek istedim. Yani bu insanı çeşitli amaçlardan oluşan sanal bir mayın tarlasından uzak tutarak dini adanış ve duygusallık ve basmakalıplık ve peşin hükümlülükten de uzak tutarak.

Evimde yüzlerce cilt araştırma kitabı destesi varken bile benim en değerli araştırma gerecim masama iğnelediğim bu tek kelimelik hatırlatma: ‘’DÜŞÜN’’

İslam’ın kritik dönemecini dikkate alalım mesela, 610 yılında bir gece Hz. Muhammed’e olan şeyi...

Mekke’nin oraya gitmişti ve görünen o ki belki de bir iç sükuneti umuduyla o haleti ruhiye içinde en son umduğu şey vahyin, ilhamın kör edici ağırlığıyla karşılaşmaktı. Yani, o gecenin elimizdeki ilk rivayetlerinde beni vuran şey pek de orda ne olduğu değildi. Orda neler olmadığıydı…

Ne olmadı? 

Hz. Muhammed, dağdan, sevinçten havalara uçarak inmedi. ’’Yaşasın Allah’a sonsuz şükür!’’ diye bağırarak dağdan aşağı koşmadı. Nur ve neşe saçmadı. Kendine eşlik eden melekler korosu, ilahi müzik yoktu. Coşku yoktu. Zevkten mest olma yoktu. Altın bir hale sarmamıştı onu ve gelen vahiy, Kur’an’ın hepsi bile değildi. Sadece kısa beş ayet… 
Kısacası, kendisine tepki göstermeyi kolaylaştıracak hiçbir şey yapmadı. Bu vahiy tecrübesini, dünyevi kişisel hırslarını gizlemek için icat etmiş diye eleştirebileceğimiz hiçbir şey yapmadı. Tam tersi kendisine atfedilen kelimelerle söylersek, ilk başta, başına gelen şeyin gerçek olmadığına ikna olmuştu en iyi ihtimalle, halüsinasyon olduğunu düşündü kendi zihninin kendine oyun oynadığını, en kötü ihtimalle de kötü bir cinin saldırısına uğradığını, belki bir ruhsal varlığın kendisini aldattığını, hatta içindeki hayatı ezdiğini…

Aslında ilk aklına gelen, en yüksek uçurumlardan atlamak ve yaşadığı bu şeyin korkusundan kaçmaktı. Tüm bu tecrübeye bir son vermek.

O gece işittiği kelimelerin kendi içinden mi yoksa dışardan mı geldiğine hangisine inanırsanız inanın görünen o ki, Hz. Muhammed’in bu tecrübeyi yaşadığı kesinlikle açık. Ve bu dünyadaki kendisini algılayış biçimini dönüştürecek bir güçle yaşadığı da açık. Dolayısıyla, bu başlangıçta yaşadığı panik halindeki kafa karışıklığı bu aşina olduğu her şeyden kopuş bu zihnin kavrayabileceği her şeyden daha geniş olan bir güç tarafından kaplanmışlık hissi beni tamamen gerçekmişçesine bir hisle çarpıyor.

Bence, tek akla uygun tepki, böyle bir tepkiydi. Tek mantıklı tepki, tek insanca tepki … Ve bu verdiği tepki, benim Hz. Muhammed’i bir sembol olarak değil fakat bir insan olarak görmemi sağladı.

Bir insan, komplike bir insanoğlu ve hayatının sıra dışı kavislerini takip etmemi ihmal edilmiş yetimden, alkışlanan lidere, ötekileştirilmiş yabancıdan en üst düzeyde benimsenmiş birine, güçsüzlükten güce…

Baştan beri bildiğim bir şey şuydu; bu dikkat çekici hikayeyi adil bir şekilde ele almam gerekiyorsa ve onu sayfalarda canlandırmam gerekiyorsa, o, iyi niyetle / temiz bir inanışla yazılmalıydı. Aslında bunun biraz ironi olduğunun farkındayım. Burada agnostik birisi karşınıza çıkmış, temiz inanıştan bahsediyor. Ancak şimdiye kadar o kadar çok kötü inanışlar oldu ki (akla gelecek her türlü anlamda) biz bunu aşmak zorundayız. Hepimiz…

Dindar veya laik olalım. İnançlı, Ateist ya da ikisinin arasında bir yerde olalım. Sonuçta aşırı uçtakilerin söylemlerinden ve yaptıklarından hepimiz etkileniyoruz. Şimdilerde, dünyanın küçücük bir köşesinde olanlar tüm  dünyada yankı buluyor. Ama ister Tahran’da ister Tel Aviv’de yaşayalım,  ister New York’ta ya da Yeni Delhi’de…

Yine de bir seçeneğimiz var; reddedebiliriz.

Reddedebiliriz derken, öfke ve şüphe tarafından yönlendirmemize izin vermeyi reddedebiliriz.

Onların dar bakış açılarını, çizgi-roman çarpıklıklarını reddedebiliriz...

Onların küçük zavallı akıllarını da…

Bu gidişatı ıslah etmek / ileriye taşımak zorundayız. Bütün yönleriyle. Basmakalıplılığın ötesine,  aceleci kararların ötesine, başörtülerin ötesine…

Hz. Muhammed’i bir bütün olarak görmemiz gerektiği gibi birbirimizi de bir bütün olarak görmeye başlamamız gerekiyor.
İyi niyetle, temiz bir inanışla….